Ne zaman kendimi bulmaktan yana bir umut duyumsayıp yazmanın başına geçsem, hep babama tosluyorum. Ama bu öyle sıradan bir toslama olmuyor çoğu zaman, çocuk ölüp de film bitmiyor, çocuk yaşayamıyor da.

 

Bir insanı çok sevmek ve çok sevdiğinden korkmak ne denli şiddetli olabilirse o denli şiddetliyim tam on yıldır. Üstünden dört mezuniyet geçti. Mermerlerine tutunarak çıktığım merdivenlerin soğukluğu hala kalbimde. Depremler oluyor hala, bu kez içimde, ben hayatımda ilk defa bir adamı traş ediyorum annemle. Dimdik duran kahramanım şimdi ayakta durmak için tutunuyor duşun içinde ve ben ilk kez jileti alıp senin bir adam olduğunu unutup tamamen bir görev bilinciyle, hem de annemle, traş ediyorum seni, bir daha dönemeyeceğimiz evin küvetinde.

 

Zamanı durduramayız belki, ama; asılı kalmak istediğimiz anlarda iplerin acısını da hissetmeyiz;

 

Zaman durdurulamayan, geri alınamayan ama atlanabilen bir eylem-ken;

 

Bazen zamanın başlangıcını bilebildiğimi hayal ediyorum. Dünya ve evrenler için değil. Bazen gerçekten yalnızca kendim için – insanlık için bile değil – zamanın başlangıcını kavrayabildiğimi düşlüyorum. Önce içimi bir huzur kaplıyor, sonra ölümü hatırlıyorum ve içime kazınan hissin kaygı olduğuna dair bahisler oynuyorum.

 

Ardından insanların ölümsüz olabildikleri zamanlar var mıydı diye soruyorum kendime, buna inanıyorum ve içim rahatlıyor, sonra doğum ve insanın dünyaya gelmesinin arkasındaki sorular kafamı karıştırıyor, beynim durmadan akan buz gibi bir çağlayan , derine indikçe ısınıyorum.

 

Yalnızlığın seyrini değiştirmek için açtığınız parçaların sizi başka yalnızlık parçalarıyla çarpıştırması kadar gürültülü bir yağış olamaz.

 

Hayatım sağnak yağış altında güneşe aşık bir şekilde varolmaya çalışarak ilerliyor, gökkuşağına doğru yürüyorum.

 

Dünyayı özlüyorum, tanıdığım ve bildiğim dünyayı. Bu, benim yok olabileceğim korkusunu barındıran bir özlem değil, bilakis gözlerimin eşliğinde dünyanın yok oluşunun altını çizen bir özlem.

 

İçimden sürekli tekrar ediyorum, neye dahil olursan bir parça daha ona bürünürsün. Aklından tüm çirkinlikleri çıkar ve kendine bak. İnsan dünyadan vazgeçer de kendinden geçemez öyle kolay.

 

Nasıl yaşamamız gerektiğini düşünerek ilerliyorken, bazen bir anda sürüklendiğine tanıklık etmek yaşam sarhoşluğu gibi geliyor bana.

 

Üstelik kazandığın hiçbir şey daha çok kaybetmeyeceğini de garantilemiyor.

Sonra kendi kendimin büyüğüymüş gibi, beyazla dolu bardağı dikerken bir nefeste; asla tam anlamıyla kazanamayacak olabilirsin ama bu sana nasıl kaybetmen gerektiğini seçebilme şansı verir, ne yaparsan yap sen olursun, farkındaysan tabi diyorum.

 

Derin bir boşluğa süzülüyormuşum gibi, galaksiye eş değer ağlıyorum ve ağzımın suyuyla karışıyor yalnızlıklarım. Ben gerizekalı değilim, sen gerizekalı değilsin, birbirimizi gerizekalı yerine koymak zorunda değiliz.

 

Hayatıma çok adam girdi, hepsi gitti sen kaldın; hepsini uğurlayabildim, sana bakakaldım.

 

Ne demişti Nilgün?

 

“ Ben, babamın yuvarladığı çığın altında kaldım. “

 

Bu sefer onun büyüklüğünü kabul ederek beyaz dolu bardağı ağzıma gömüyorum, ruhumda erimesini hayal ederek. Sonra kendimden yaşca büyükmüş gibi karşıma geçip kendimle sohbet ediyorum;

 

Bir garip yalnızlık içimizde, türküsü de kalmadı sofraların fakat Müzeyyen kalbimizde.

 

Bir garip terkedilmişlik her yerde, insanlar dört duvarın içinde, adabı da kalmadı sofraların.

 

Şerefe.

 

 

Zeliha Gürsoy, “Akşam Duası; Sabah İnancı”

Çizim: Serap Deliorman

HAYIT’ın Şubat sayısında